Erciyes Sıradağ mı? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir İnceleme
Erciyes, kayalıkları, zirvesindeki karla kaplı yamaçları ve etrafındaki dağ köyleriyle bir dağ olmanın ötesinde, hem coğrafi hem de toplumsal bir sembol haline gelmiş durumda. Ancak bu dağın, yalnızca doğa sevgisi ya da tırmanma merakıyla değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet bağlamında da tartışılması gerektiğini düşünüyorum. Erciyes sıradağ mı? sorusunu gündeme getirirken, sadece dağların jeolojik yapısını değil, bu dağın etrafındaki toplumsal yapıları, toplulukların bu dağla kurduğu ilişkileri ve bu ilişkilerin toplumsal cinsiyet gibi kavramlarla olan kesişimlerini de incelemeliyiz.
Dağlara Tırmanan Bir Toplum: Toplumsal Cinsiyet ve Yük
İstanbul’da sabahın erken saatlerinde, her gün gittiğim işyerine doğru yol alırken toplu taşıma araçlarındaki insanların yüzlerine bakarım. Kadınların genelde telefonlarında bir şeyler okurken erkeklerin, daha çok düşünceli bir şekilde dışarıyı izlediğini fark ederim. Toplumda, kadınların daha fazla iç mekânlarda, evde ya da ofiste olması gerektiği algısı hâlâ baskınken, erkeklerin dağcılık gibi aktif ve fiziksel olarak zorlayıcı aktivitelerde daha fazla yer alması da bu algının bir uzantısı. Dağa tırmanmak, yerel kültürümüzde erkeklerin cesaretini, gücünü ve sınırlarını zorlamasını simgeliyor gibi.
Erciyes gibi bir dağ da bu durumu yansıtır. Dağa tırmanan, zirveye ulaşmaya çalışan, o karla kaplı yamaçlardan geçmeye cesaret eden kişi genellikle erkek. Neden? Çünkü toplumsal normlar, dağa tırmanmayı ve zorlu doğa koşullarına karşı koymayı erkekliğe dair bir şey olarak kodlamış durumda. Bir kadın dağa tırmanmaya karar verdiğinde, toplumsal bakış açısıyla karşılaşacağı cinsiyetçi yorumlar ve engellerle yüzleşiyor. “Kadınsın, bunu yapamazsın!” ya da “Burası senin için çok zor olabilir” gibi ifadelerle karşılaşıyor. Bu cinsiyetçi bakış açısı, kadınların doğal dünyayla kurduğu ilişkiyi de daraltıyor ve onları daha fazla “güvenli alanlarda” tutmaya yönelik bir yaklaşımı pekiştiriyor.
Çeşitlilik ve Dağın Gerçek Yüzü: Kimler Gerçekten Dağa Tırmanıyor?
Günlük hayatımda gördüğüm bir diğer gözlemi de, dağa tırmanmaya yönelik girişimlerin, genellikle maddi olanakları daha geniş olan sınıflar tarafından yapıldığı. Yoksul semtlerden ya da alt sınıftan gelen bireylerin dağa tırmanması, ya da bu tür aktivitelerde bulunması oldukça nadir. Genelde şehirli, belirli bir gelir seviyesindeki bireylerin dağcılık gibi aktivitelere yöneldiğini görebiliyoruz. Erciyes gibi büyük bir dağa tırmanmak için gerek bireysel, gerekse kurumsal anlamda maddi kaynaklar gerekir. Fakat bunun dışında, dağcı olmak da belirli bir eğitim, beceri ve tecrübeyi gerektiriyor. Şu soruyu sorabiliriz: Dağcılık gibi aktivitelere katılmak, gerçekten herkese açık mı? Yoksul kesimler, yerel halk ya da toplumun marjinalleşmiş grupları bu tür imkanlardan faydalanabiliyor mu?
Birçok dağcı, Erciyes’i sadece bir macera alanı olarak değil, aynı zamanda sosyo-ekonomik statülerini ve güçlü yönlerini sergileyebilecekleri bir mecra olarak da görüyor. Toplumda bu tür zenginlik ve başarı simgeleri, o alanda daha çok yer buluyor. Bu noktada, çeşitliliğin tam anlamıyla sağlandığını söylemek zor. Erciyes sıradağının eteklerinde yaşayan köylüler, dağın zirvesine ulaşmaya kalktıklarında bir başka tür engelle karşılaşabiliyorlar. Fakat ne yazık ki, bu gruptan çok az kişi dağa tırmanmaya teşebbüs edebiliyor. Bu dağcılığın sadece belirli bir kesimin hakkı olarak görülmesi, çeşitlilik açısından ciddi bir eksiklik oluşturuyor.
Sosyal Adalet ve Erişim: Herkesin Dağı mı?
Sosyal adaletin temel taşlarından biri, herkese eşit fırsatlar sunulması gerektiğidir. Erciyes gibi dağların her yaştan, her kültürden ve her sosyo-ekonomik sınıftan insan için erişilebilir olması gerekir. Ancak burada sosyal adalet açısından önemli bir engel var: Fırsat eşitsizliği. Eğer dağa tırmanmanın önündeki engeller sadece fiziksel zorluklarla sınırlı olsaydı, belki daha çok insan bu dağcılığa yönelebilirdi. Fakat maddi engeller, kültürel önyargılar ve toplumsal normlar, bu tür doğa sporlarının sadece belirli bir grup için mümkün kılınmasını sağlıyor. Oysa ki dağcılık, sadece eğlence ya da fiziksel bir meydan okuma değil, aynı zamanda doğa ile iç içe olma, kendini keşfetme ve sosyal bir bağ kurma fırsatıdır.
İstanbul’da gittiğim bir yürüyüş etkinliğinde, katılımcıların çoğunun genç, beyaz yakalı ve belirli bir gelir seviyesinin üzerinde olduğunu fark etmiştim. Toplumun alt sınıflarından gelen kişiler bu tür etkinliklere katılmıyor, çünkü hem maddi imkansızlıklar hem de bu tür aktivitelere dair toplumsal algılar onları dışlıyor. Aynı şekilde, dağa tırmanma gibi aktivitelerde de aynı ayrımcılık gözlemleniyor.
Erciyes: Dağlar Herkes İçin mi?
Erciyes sıradağ mı? Sorusu, sadece bir coğrafi özellik ya da doğa olayı olarak kalmıyor, sosyal adalet ve eşitlik bağlamında da önemli bir tartışma alanı oluşturuyor. Dağ, sadece dağcılık yapmak isteyenlerin değil, dağ ile doğrudan ilişki kurmak isteyen herkesin hakkı olmalı. Bu yazıyı okurken, siz de kendi çevrenizde, sokakta, işyerinde ya da toplu taşımada gözlemlediğiniz sahnelerde, dağa tırmanan kimlerin olduğunu ve kimlerin bu fırsatları kaçırdığını düşünün. Sosyal adaletin sağlanması için, toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve eşitlik açısından dağcılık gibi aktivitelere erişimin engellenmemesi gerektiğini unutmamalıyız.
Erciyes’in zirvesine tırmanmak, sadece fiziksel bir çaba değil, toplumsal yapıları sorgulamak ve herkese eşit fırsatlar sunmak adına bir sembol haline gelmeli.